Mutlu olmak için sevgili şart mı?

2015-12-05 12:00:00
Mutlu olmak için sevgili şart mı? |  görsel 1

Amerikalı yazar Daphne Merkin, enerjisini bekarlıktan çıkış yolu aramak için harcamaktansa tek başınayken de kendisiyle olmanın tadını çıkarmayı yeğliyor. Harika fikir!

Bir akşamüstü dört çocuk annesi görümcemle yazlık evlerinin bahçesinde oturuyorum. Bir arkadaşı yakın zamanda yeniden evlenmiş, onu konuşuyoruz. Bizlerin artık yaşına uygun bir kadınla evlenmesini beklediğimiz, oysa havalı, genç sarışını seçen orta yaşı geçkin bir adamdan söz ediyoruz. Görümcem boşanmış veya dul, bekar ve yaşlı kadın arkadaşlarının artık flört etmediklerini anlatıyor. Ben de aslında partneri olmayan ve hiç kimseyle flört etmeyen o kadınlar gibiyim. Ancak bunu acınacak bir durum olarak değil, mühtiş bir özgürlük olarak görüyorum.

Birçok kadın gibi ben de yetişkinlik hayatımın büyük kısmını erkeklerle ilişkilere“adadım”. Ve evlendim. 30’lu yaşlarımın sonunda boşandıktan sonraki 10 yıl ciddi ciddi yeniden evlenme hayalleri kuruyordum, hatta iki kere de evlenecek oldum. Ancak ikisinde de son adımı atamadım. Çift olmakla ilişkilendirdiğim klostrofobik duygudan korktum. Bazen, her sabah aynı yüze uyanma umudumun hiç olmadığını fark ediyorum. Bu durum herkeste bir parça huzursuzluk yaratsa da duygusal olarak hayatımızda epey yer etmiş. Samimi söylüyorum, sosyal çevrede çift olarak tanınmak bana her zaman kendimi bir parça tutsak hissettirmiştir. Bu bir anda kendinizi dışarıdan kilitlenmiş bir odanın içinde bulmaya benziyor. Stephen Grosz’un İncelenen Hayatlar kitabındaki hastalardan biri Michael D., “Bir ilişkinin içindeyken, ölmek ya da aklımı kaçırmak üzere gibi hissediyorum” demiş, sanırım onu anlıyorum.

 

 

ÇİFT OLMAK “BİZ” OLMAK MI?

Sahi, aramızda çiftlerin o kendini beğenmiş, boğucu “biz” dumunu tecrübe etmemiş olan var mı? Bir süre sonra şöyle olmaya başlar: “Biz Verdi’yi seviyoruz” veya “Biz henüz Hint mutfağını denemedik”. İlk aşamada çift olmak sizin için daha iyi biri olmadığını söylüyor. Topluma karşı koymak ve birey kalmayı sürdürmek için gerçekten kararlı olmalısınız. Örneğin: Adam gösterişli falan değil ama benim yaşlı anne-babama duygusal bir cömertlilik sergiliyor. Ya da: Kadın fasulye pişiremiyor ve kıyafetlere çok fazla para harcıyor ama katıldığı partilerin yıldızı.

Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar söz konusu olduğunda biyolojik saat epey gürültülü ve ısrarcı. Bu durumda kadın “prezantabl” sperm donörünün beklentisine giriyor. Bu türden içsel gelgitlere dahil oldukları için kimse çiftleri suçlamıyor, ama kendi adıma (çiftlersiz) dünyanın romantiklerle dolu olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bekarlar o mükemmel ve henüz tanışmadıkları “öteki”nin fantezisini yaşar. Özledikleri o diğer yarı gözden uzakta bir yerdedir. 

 

ANNE BABAYI “ÖRNEK” ALMAK

Geçmişe dönüp şöyle bir baktığımda, huzursuzluğumun temelinde erken kurulmuş birliktelikler olduğunu görüyorum. Durum anne-babamla başladı. Annemin nasıl olup da soğuk ve asabi bir adam olan babamı kendine eş seçtiğini anlayamıyorum. Babamın kusurlarını anneme tek tek gösterebilirim. Zaman zaman kıvrak zekası ve sevgi dolu iğnelemeleri gibi bir-iki olumlu yanı da yok değil. Ama bunlar kadını oltaya getirmek için yeterli olmamalı.

Babam 42 yaşına kadar yaşamını özel hizmetçisi olan bir bekar gibi sürdürdü. Annem sabah kıyafetlerini hazırlar, akşamları kendisine çay ve kek ikram ederdi. Karşılığında ne elde etti hiç bilmiyorum. Anne-babamın tiyatro ve sinema merakı, çevrelerindeki herkese alaycı yaklaşımlarının yanı sıra Alman-Yahudi genlerine dayalı belli bakış açıları da vardı. Ama bunların babamın kaybolmuş kalemden tutun da gözden kaçmış telefon mesajına kadar pek çok şey için öfke nöbeti geçirmesiyle veya daima karşısında el pençe divan durulması beklentisiyle ne alakası vardı, anlamıyorum.

 

 

Sayelerinde şu sonuca vardım: Romantik bir nikah ve yaşam haline sahip annem zaman içinde soğukkanlı bir pazarlığa sürüklenmişti (30 yaşında evlenmişti ki bu, Ortodoks Yahudi kadın için 50’ye eş değerdir). Paranın sağlayabileceği lükse ilgisini sürekli inkar etmesine rağmen, bana öyle geldi ki böyle şeyler annemi babama daha çok bağlıyordu. Babamın Wall Street’teki kazancı onun aşçı, temizlikçi ve biz çocuklara bakan çalışanlara sahip, altı çocuk annesi özgür bir kadın olmasını sağladı. Annemi hiçbir zaman ütü yaparken, soğan doğrarken veya sabahları bizi erken kaldırırken görmedim. Babamın ceketinin düğmelerini ilikler ve hava soğuksa bir atkıyı ceketinin içine yerleştirirdi. Onu evden uğurladıktan sonra zamanını istediği gibi değerlendirmekte özgürdü.

Bana gelince, erkeklerin cazibesine hiç kapılmadığımı da söyleyemem. Bilakis, karşı cinse ilgi duymaya başladığım andan beri aşkta saplantılıyım. İlişki yaşadığım kimseden işler yolunda gitmese bile kolaylıkla çekip gitmesini bilemedim. 20’li yaşlarımın ortasında hayatımda çok aşık olduğum, mizah duygusu gelişmiş bir avukat vardı. Yatakta ateşli anlar yaşasak da bu, ilişkinin devam etmesine yetmedi. Bir cumartesi akşamı onu duyarsız olmakla suçlamıştım. Akşam yemeği için İkinci Cadde’de ilerlerken birden beni arabasından indirmek isteyecek noktaya geldi. En travmatik olaylarla ilişkilendirebileceğim bir tür acı hissettiğimi hatırlıyorum. Bazı geceler onu üst üste arıyor, bir kelime etmeden Linda Ronstadt’in “Heart Like a Wheel” şarkısını dinletiyordum. Sonunda erkek kardeşlerimden birini ayartıp telefon açtırdım. Ona benim aslında harikulade bir kız olduğumu, duygularımı ifade edemediğimi falan söyledi. Fazla söze ne hacet, kardeşimin söylediklerini kibarca dinledi ama ikna olmadı.

 

Nihayet 34 yaşında birine bağlandığımda bunu biraz da baskı altında yapmıştım. Altı yıl evli kaldığım bu adamla, kimseyle olmadığı kadar samimi bir ilişki yaşasak da onun benim için yaratıldığı gibi bir hisse asla kapılmadım. İlişkilerde yaşadıklarım bana kendi zevkime güvenmemeyi ve iş partner seçmeye geldi mi dikkati elden bırakmamayı öğretti. Bir psikiyatristimin söylediği üzere, ben sanki çok doğalmış gibi “yaralı güvercinlere” -kayıp, üzgün, kızgın, henüz yeşermemiş adamlara- gönül veriyordum ki koca adayım bu tanıma uyuyordu.

Uzun lafın kısası o adamla nişanlandım, sonra nişanı bozdum ve ara verdim, ardından evlenmek üzere olduğum adamla değil de psikiyatristim ve annemle ortak görüşmeden çok ama çok kısa süre sonra kendimi yine evlilik aşamasında buldum. Bir kasım akşamı anne-babamın oturma odasında toplanan 70 kişi, Kleinfeld’den seçtiğim, bedenime oturan ve arkasında yakışıksız bir tavşan ponponu olan beyaz gelinlikle merdivenlerden hissiz şekilde inişime tanıklık ediyordu. Muhtemelen benim hızlı evlilik kararımı av tüfeğiyle vurulmaya benzetmişlerdir.

 

 ÇİFTLERi BİR ARADA TUTAN NE?

Bugünlerde kusur bende mi yoksa kurumun kendisinde mi anlamak için tanıdığım çiftlerin etrafında dolanıp duruyorum. Bazı çiftler var ki uzaktan kumandayı tutuş şekillerinden tutun da her konuda kolayca kavga edebiliyorlar. Öfkeleri onları hemen ele veriyor. Bu tür çiftleri bir arada tutanın para veya çocuklar olduğunu düşünüyorum. Zamanla birbirlerine kenetlenip etraflarındakileri eşit ölçüde hor görüyorlar. Bir de birbirlerinden yorulmuş çiftler var: İngiliz yazar Stella Gibbons’ın “evliliğin uzun monotonluğu” tanımına uyan ama hallerinden de memnun.

Son olarak, nadir diyebileceğimiz, aşktan başı dönmüş, ötesine geçmiş, arkadaş ve hatta arkadaştan da ileri, umut vadeden çiftler tanıyorum. Bana 24 yaşındaki kızımın yalnız kalmasını mı yoksa hayat arkadaşı bulmasını mı tercih edeceğimi sorarsanız, hiç şüphesiz ikincisini tercih ederim. Çift olamamak, tek bekarın siz olduğu akşam yemeğinde ya da seyahatte belli oranda duygusal huzursuzluğa sebebiyet veriyor. Cinsel birliktelik meselesine veya onun eksikliğine değinmiyorum bile. Dürüst olmak gerekirse kendi başıma kaldığım yıllarda rahibe gibi yaşadığımı söyleyemeyeceğim. Yine de tek gecelik ilişkilerde ya da iyi hissettiren günlük birlikteliklerde uzmanlaşmış kadınlardan değilim. Hatta kuru kuruya yaşadığım ilişkilerin fazlalığı bana seksi tamamen hayatımdan çıkarmayı sorgulatmıyor da değil.

 

 

 

Geceleri yalnız uyuma fikriyle tamamen barışığım. Bazısı rüyalarıma giren erotik fanteziler oluyor elbet. Ancak hepsi bir kenara, kayıp yaşamıma üzülerek zaman geçirdiğimi söyleyemem. Hormonlarınızın isyan çıkarma yaşını geçtiniz mi, cinsel arzular daha başa çıkılabilir, daha az acil ve daha az zorunlu hale geliyor. Bir zamanlaraşk ve sekse adadığım bütün o enerjiyi düşünüyorum da, birinin esareti altında olmadığım için içten içe şükrediyorum. Yazar olarak yaşadıklarım, bunu yüceltme sanatına dönüştürmemi kolaylaştırıyor. Karısıyla 40’lı yaşlarında seks yapmayı bırakan ve sonra kimseyle cinsel birliktelik yaşamayarak, sadece hızlı düşünüp yazarak olağanüstü, çok verimli 40 yıl geçiren Freud’a bakınız lütfen. Evet haklısınız, o bu konularda en iyi örnek değil...

Çift olmama, tek başına yaşama durumuyla ilgili son bir neşeli not düşmek isterim, sevgili okur. Keşke sizi de kendim gibi ikilemde bırakmasaydım. Beni şu hayatın fırtınalarına karşı bir salda yalnız bırakan zor biri olmam mı, yoksa dünyanın zorluğu mu, hala bilmiyorum. Örneğin daha geçen akşam kendimi çekici bir adamla sohbet ederken buldum. Eğer kader bunu uygun görseydi o iyi bir yemek arkadaşına dönüşebilirdi. Çok daha kalıcı, bedeninin sıcaklığıyla yatağımı ısıtan ve tatlı gevezelikleri hayatımın yalnız köşelerini dolduran biri haline gelebilirdi... Ben yine de bunun üzerine bahse girmeyecek kadar akıllandım...

 

153
0
0
Yorum Yaz